Bu çocuğa dikkat!
Bu olayı yaşayalı aylar olmasına rağmen neden hâlâ bu konuyu yazmadım bilmiyorum. Demek ki dalgınlığıma gelmiş. En son twitter’da bir arkadaşa “Urfa’da bir çocukla karşılaştım ömrümden 2 yıl yedi” dediğimde anlatmamı isteyince aklıma geldi. Bu vesile ile tatil anılarımı da yazmış olayım ki o coğrafyada gezecek olan takipçilerime bir kıyağım olsun.
Efendim ben bu yaz (artık geçen yaz demeli miyim) tatilimi doğu-güneydoğu hattında geçirmeye niyetlendim. Bu niyetimi gerçekleştirmek adına atladım arabama İstanbul’dan yola çıktım ve tam 1550 KM yol alarak Van’a ulaştım. Van bir nevi ikinci memleketim çünkü Ailemin ben dışındaki tüm üyeleri orada yaşıyor. Ben de hayatımın neredeyse beşte birini orada geçirdim.
Van’da 4 gece geçirdikten sonra yanımda annem, babam ve kardeşlerim de olmak üzere yola çıktık. İlk durağımız Tatvan oldu sonra Bitlis’e gittik oradan Batman’a geçtik ve geceyi Batman’da geçirdik.
Batman demişken şehir merkezi hakkında biraz bilgi vereyim;
Batman bildiğiniz üzere bir petrol kenti ve petrol kaynaklarımızın büyük bölümü bu ilimizin sınırları içerisinde. O sebeple olmalı ki şehirden bir zenginlik kokusu geliyor. Şehir genel manada temiz. Altyapısını bilemem ama Doğu Anadolu’nun bilindik “geri kalmış büyük bir köy” görünümünden sıyrılmış gibi görünüyor hatta gibisi fazla. Yeni gelişen kentlerin şansı sayılabilecek “modern planlama” dan kesinlikle nasibini almış. Varoş mahallelerin yanı sıra gittikçe modernleşen bir şehir merkezi görmeniz mümkün. Yemek önerisi ise; Çömçe adında bir restoran tavsiye edildi biz ailecek memnun kaldık siz de memnun kalırsınız düşüncesindeyim.
Sabah otelde kahvaltı yaptıktan sonra (otelin adı aklıma gelmedi şu Çömçe restoranın karşısındaydı temiz ve uygun bir oteldi) yeniden yola koyulduk hedefimiz Hasankeyf’ti. Hasankeyf iki yıl sonra tamamen suyun altında kalacağı için biran önce görülmesi gereken yerlerden biri.
Hasankeyf’e geldiğimizde güneş çok fazla yükselmemişti ama hava oldukça sıcaktı. Kireç taşı olan kalesini eski evlerini ve tarihi eserlerini görme imkânımız oldu. Nedense Hasankeyf denince beyinde ilk canlanan manzara bir köprü bir akarsu ve yanı başında bir camiden ibaret olur oysaki öyle değil; hemen her noktasında bir tarihi eser var en dikkat çekici olanı ise suyun altında kalması kesin gibi olan hemen tüm eserlerin restore ediliyor olması ve sağlamlaştırılması. Büyüklerimizin bir bildiği var da böyle yapıyorlar yoksa “dostlar alışverişte görsün” hesabımı var kestiremedim.
Oradan Mardin’in Midyat ilçesine gittik ama güneş iyice yükselmişti hem zamanımız dardı hem de yolumuz uzundu bu sebeple çok fazla kalamadan yolumuza devam ettik. Midyat ile Nusaybin arasında “Beyazsu” diye bir belde vardı meğerse serinliği ve güzel bahçeleri ile ünlü imiş bir de adından da anlaşılacağı üzere şırıl, şırıl akan buz gibi suyu ile. Öğlen yemeği molamızı burada verdik ve hatta “zamanımız yok” diye çabucak hareket etmemiz burada son buldu çünkü yaklaşık 4 saatimizi burada geçirdik. Oturduk ve kalkmasını bilemedik bir bakıma. Çünkü benim açımdan olağanüstü güzel bir yerdi ve sıcak yaz günlerinde sığınılacak çok salim bir liman gibiydi.
Oradan Nusaybin’e geçtik. Kaçakçılar Çarşısı dedikleri bir Pazar yeri vardı ve neredeyse tüm Nusaybin’in çarşısı zaten bu “Kaçakçılar Çarşısı”ndan ibaretti. Alışveriş, hoş beş ardından yeniden yola çıktık.
Bu sefer durağımız “inancın ve taşın kenti” Mardin’di. Mardin merkez’e çok fazla zaman ayırmak gerektiği halde öyle yapamadık maalesef. Ancak yine de şehrin dilini anlamak açısından yeterince kaldığımızı düşünüyorum. Maalesef o en tepedeki muhteşem kaleyi ziyaret edebilme şansımız yok çünkü nedenini anlayamadığım “kaleye çıkmak yasak” engeli ile karşılaştım. UNESCO tarafından korumaya alınmış ve dünya mirası olarak belirlenmiş bu şehrimizin önemli noktalarından birine ulaşamamak merak duygusu ile birleşince bende biraz burukluk oldu haliyle. Ancak arabayı park ettiğimiz “Cumhuriyet Meydan”ından tarihi bir binada hizmet veren Kız Meslek lisesine kadar yürüdüm. Lisenin bahçesinden uçsuz-bucaksız Mardin ovasını seyretmenin hazzına vardım. Çarşısında alışverişe dalan insanları, dar sokaklarında sadece bir aracın oluşturduğu kaosu müşahede ettim. Künefeciye girip künefe bulamamız ve mecburen kadayıflı dondurma yememiz de ayrı bir enstantane olarak kaldı.
Vakit epey ilerlediği halde geceyi Şanlıurfa’da geçirmek istedik ve Mardin’den yola koyulduk. Yakın bildiğimiz mesafe meğerse
tam 185 KM imiş ve buna “duble yol” çalışması da eklenince ayrıca hiç sevmediğim halde karanlıkta direksiyon sallamam da tuz-biber olunca 3,5 saati buldu Urfa’ya ulaştık. İlk işimiz karnımızı doyurmak için yer bulmaktı. Yol kenarında Zabıta amcalar vardı ve bize “Gülhan” isminde bir restoran önerdiler. Benim yorumum yemekleri öyle çok da bir turiste önerilecek gibi değildi.
Biz yemekteyken Urfa’nın bir ilçesinde ziraat mühendisliği yapan bir arkadaşı aradım zira yanımda aile olduğu için kendisini ziyaret edemediğimi söylemek istedim. Keşke ertesi gün arasaymışım diyorum çünkü bu şehre ayak basar basmaz terslikler başladı ve o arkadaşın bize Tarım ve Köy işleri Bakanlığı misafirhanesinde yer ayarlaması ile devam etti. Ben pek öyle misafirhane, öğretmenevi vs. sevmem ama yanımda aile vardı “nede olsa daha temiz olur” düşüncesi ile arkadaşın “size bizim misafirhaneden yer ayarlatayım” teklifini kabul ettim ama keşke etmeseydim. Zira misafirhane görevlisi yerleştikten kısa bir süre sonra ne kadar kaba, kültürsüz hatta ukala
olduğunu açık etti ancak yine de katlandık mecburen çünkü. Bu yazıyı yetkili birine ulaşırsa kişinin adını almadım fakat kaldığımız gece kimin nöbetçi olduğunu bulabilecekleri için kendilerine ifade vermeye hazırım J Şaka bir yana geçmiş gün ancak uzun süredir o kadar sinirlenmemiştim babamın zoruyla bu ukala adama haddini bildiremedim ama içimde ukde olarak kaldığını fark etmişsinizdir.
Misafirhane oldukça sıcak ve boğucuydu tek yıldızlı oteller bile bu odalardan daha rahat olmalıydı ancak yine de çok yorgun olduğumuzdan vurduk kafayı yattık ve neredeyse uyanır uyanmaz da ayrıldık. Çıkışta görevliye bir çift sözüm olacaktı fakat ne hikmetse ukala beyi yerinde bulamadım. Zaten sakinleşmiştim daha fazla üzerinde durmadan bindik arabamıza kahvaltı yapacak bir yer aradık. Bir pastanede kahvaltı yaptıktan sonra Balıklı göl’e doğru yola koyulduk.
Ve başlığın sırrı;
İşte bu noktada yeni bir paragraf açmak şart oldu çünkü başlığıma sebep olan o baş belası çocukla Balıklı göl’de karşılaştım. Balıklı göl ve çevresini gezmek için arabayı bırakacağımız otoparka geldiğimizde biraz şirince, afacan ve cin gibi bir çocuğun yardımı ile arabayı park ettim. Arabadan iner inmez “rehber lazım mı ağabey” sorusu ile karşılaştım. Küçük bir çocuğun rehberliği heyecanlı olur düşüncesi ile babamın “yok canım sağ ol” demesine rağmen ben “gel lan sevdim seni” demek sureti ile büyük bir yanlışın ilk adımını atmış bulundum. Alana girmek üzereyken bir delikanlının “ağabey bu çocuk kaçak çalışıyor polis yakalarsa sana da ceza yazar” demesini bir işaret olarak değil küçük çocuğun müşterisini kapma uğraşı olarak yorumlayıp “olsun” deyip devam ettim. Polis yakalamadı, ceza da yemedik ama keşke gerçekten yakalansak ve ceza yeseydik.
Çocuğun adı Halil İbrahim’di 9-10 yaşlarında yanda fotoğrafını gördüğünüz baş belasıydı. Balıklı göl ve çevresini dolaştıktan sonra artık yavaş, yavaş dönmek için hazırlandık. Alışveriş ve biraz oyalanmanın ardından Diyarbakır’a doğru yola çıkmak üzere arabaya doğru yöneldik. Bu bizim Van’a gitmemiz için seçtiğimiz diğer güzergâhımızdı. Tam arabaya bineceğimiz vakit çocuk “ağabey benim evim yolunuzun üzerinde beni de bırakır mısınız” diye sordu. Arabada yer yoktu ama çocuk küçüktü öne babamın yanına oturmasında bir mahsur yoktu çünkü nasıl olsa birazdan inecekti. Tabi bu bizim düşüncemizmiş zira çocuğun hiç de inesi yokmuş. Kendi aramızda konuşurken çocuk Diyarbakır’a doğru gideceğimizi duymuş olmalı ki evin nerede diye sorunca “Diyarbakır yolu üzerinde bir köyde oturuyorum” dedi. Köy biraz uzakmış ama çokta uzak değilmiş. Yolda çocuk bize bir büyüğün dahi uyduramayacağı kadar çok yalan uydurdu tabi hepimiz iyi niyetli olarak çocuğa sordukça soruyoruz. Babası ölmüş, evin en büyüğü oymuş, rehberlik yaparak kazandığı parayı annesine veriyormuş ve evi öyle geçindiriyormuş. Yola çıktık ve duble yolun verdiği keyifle son sürat gidiyoruz ancak onlarca kilometre gitmiş olmamıza rağmen çocuğun köyü bir türlü karşımıza çıkmıyordu. Yaklaşık olarak 70 KM gittikten sonra yakıt almak için bir petrole girdik tabi bir taraftan da çocuğa soru sorup duruyorduk yeniden yola koyulduktan bir süre sonra çocuğun bizi oyuna getirdiğini ve aslında niyetinin bizimle gezmek olduğunu anladığımızda artık her şey için çok geçti… Geri dönsek bir türlü, dönmesek bir türlü. 30 KM sonra Siverek ilçesi vardı “orada karakola çocuğu bırakır, yolumuza devam ederiz” diye düşünürken karakolda geçireceğimiz zamanı hiç hesabı katmadık ve “keşke geri dönüp aldığımız yere bıraksaydık” diyerekten keşkeklerimize yeni bir tane daha ekledik. Siverek Emniyet müdürlüğüne geldiğimizde saat 13:30 civarıydı çıktığımızda 17:00 falan. Karakola girdikten sonra polisin ifade alması sırasında kendi küçük belası büyük çocuğun dengesiz olduğunu iyice anladım. Nasıl da fark etmemişiz hâlâ hayret ediyorum ama çocuk çok profesyonel oynuyordu doğrusu. Çocuğu yol kenarında indirebilirdik de ancak başına gelebilecek herhangi bir kaza, kaçırma vs. olaylardan hem vicdanen hem de kanunen sorumlu olacaktık. Karakolda geçirdiğimiz saatlerin ardından ifade verip ve bu kötü anıyı da geride bırakıp yolumuza devam ettik. Normalde güneş batmaya yakın varmayı düşündüğümüz menzilimize gece 23:00 sıralarında yetiştik. Kuzgunkıran ismindeki Tatvan-Van arasındaki sarp ve virajlı geçidi gece karanlığında geçmek zorunda kaldık.
Toplam 9 gün süren tatilimin ardından ertesi gün kaçarcasına İstanbul’a doğru yola koyuldum. Sanırım defalarca şükretmeliyim ki İstanbul gibi muazzam ve medeni bir kentte yaşıyorum.
Biraz fazlaca uzun oldu o sebeple buraya kadar okuyabilenin gözlerinden öpüyorum.
Not: Fotoların orjinal boyutları için üzerlerine tıklayabilirsiniz.
Bu yazımı beğendiyseniz, RSS ile yeni yazılarımdan haberdar olabilirsiniz. Gmail hesabınız varsa tüm beğendiğiniz siteler için Google Reader kullanabilirsiniz.
RSS






Güzel bi tatil hatırası olmuş. Galiba İstanbulu çok sevdiğinizden medeni dediniz . Ülkemizin bütün şehirleri medeni. Bazısı az bazısı çok.
Tabii ki istanbulu çok sevdiğim için özel bir paye vermiş olabilirim. Bir de başka yerde yaşadığım küçük aksaklıkların sebebi olarak belki de aşırı bir tepki bu. Ancak her memleketin çok iyisi yahut çok kötüsü olur bunun bilincindeyim. Yorumunuz için teşekkürler
ehehe
ne güzel bir anın kalmış işte, hiç de şikayet etme. ben de çocuğun gözlerinden öpüyorum
harika yaa az değilmiş vallahi ama babam olsaydı kesin döverdi o çocuğu
bu kadar uzun uzun sizi dertlendiren çocuğa çocuk demek saflık olur o zaman :=)